22 Ekim 2015 Perşembe

3 Mayıs 1944 Olayları Öncesi ve Sonrası Açıklayıcı Özet

1 Mart 1944’te dönemin Başbakan’ı Şükrü Saraçoğlu’na dönemin önde gelen Türkçülerinden Hüseyin Nihal Atsız tarafından bir açık mektup yazılır. Daha önce bir meclis konuşmasında Türkçü olduğunu açıkça belirten Saraçoğlu’na mektubunda Atsız; Devletin her kademesine komünistlerin sızdığını, anayasaya göre yasak olmasına rağmen özellikle üniversitelerde olmak üzere komünizm propagandalarının rahatça yapıldığını belirterek bunlara birkaç örnek verir.

Türkçü çevrelerde büyük ses getiren bu mektuptan sonra  Atsız’a yurdun çeşitli yerlerinden teşekkür mesajları yağar ve ikinci mektubu yazması için istekte bulunulur. İlk mektuptan bir ay sonra 1 Nisan 1944’te ikinci açık mektup Orhun dergisinde yayınlanır. Bu mektupta daha detaylı bilgiler veren Atsız; 1931 yılında yazdığı bir şiir yüzünden 14 ay hapis cezası alan komünist Sabahattin Ali’nin, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından kollandığını ve Devlet Konservatuarı’nda öğretmenlik yaptırıldığını belirterek hakkında "vatan haini" kelimesini kullanır.

Yine aynı mektupta Pertev Naili Boratav, Sadrettin Celal ve Ahmet Cevdet hakkında gerekçeler sunarak onları Başbakan’a şikayet eder ve Milli Eğitim Bakanı H. Ali Yücel'i istifaya davet eder.

Kendisine vatan haini denildiği için Sabahattin Ali birtakım telkinlerle Atsız’a hakaret davası açar. Davanın ilk duruşması 26 Nisan 1944'te Ankara'da başlar. Davayı takip etmek isteyen milliyetçilerin çokluğundan korkan Sabahattin Ali, birinci kattaki mahkeme salonunun penceresinden atlayarak kaçmıştır. Bundan dolayı hakim; Sabahattin Ali’ye yöneltilen hakaret içerikli kelimelerin vatan haininden ibaret olduğunu belirterek davacıya, vatan haini olduğunun ispat edilmesini isteyip istemediğinin sorulmasına karar vererek davayı 3 Mayıs’a erteler.

3 Mayıs’taki dava daha büyük bir salona alınmasına rağmen davayı takip etmek isteyenler yine salona sığmaz, takipçiler salona ve Adliye Sarayı’nın çevresine birikirler.

İkinci duruşmada Atsız’ın avukatlarının "soruşturmanın genişletilmesi" isteği reddedilerek savcının son iddianameyi sunmasından sonra duruşma 9 Mayıs’a ertelenmiştir.

Duruşmanın ertelenmesinden sonra toplanmış olan gençler bir nümayiş düzenleyerek Ulus meydanına marşlar ve sloganlar eşliğinde yürüyüşe geçerler. Burada bir basın açıklaması yaptıktan sonra Başbakanlık binasına yürüyen gençler Başbakan Saraçoğlu ile bir görüşme talebinde bulunur, makamında olmadığı anlaşılınca geri Ulus Meydanı’na gelirler.

Bu nümayiş esnasında polisler tarafından kışkırtılan Türkçüler polisle çatışmaya girer. Olaylar esnasında ve sivil polislerin çektiği fotoğraflarda olaylara karıştığı belirlenen 165 kişi gözaltına alınır.

Ankara’da yapılan yürüyüş, 2. Dünya Savaşı’nda ibrenin Sovyetlere doğru dönmesinden dolayı izlediği Alman yanlısı politikaya yön değiştirme telaşına düşen Cumhurbaşkanı İnönü'ye iyi bir fırsat gibi görünür. Türkçülük aleyhine bir kampanya açılması ve Türkçülerin tutuklanıp cezalandırılması Sovyetlere yönelişe, yani Sovyetler Birliği’nin "kandırılabilmesine" yardımcı olacaktır.

9 Mayıs’taki davada hakim, "vatan haini" kelimesini hakaret değil sövme olarak kabul etmiş, buna göre ceza vermiş ve bu cezayı da ertelemiştir.

Ankara’da görülen davanın bitmesinin ardından İstanbul’a dönmek üzere otel odasında hazırlanan Atsız burada tekrar gözaltına alınır. Başta Atsız, kardeşi Nejdet Sançar, Zeki Velidi Togan ve Reha Oğuz Türkkan olmak üzere dönemin önde gelen Türkçülerinin evlerinde ve işyerlerinde aramalar yapan polisler bu kişilere yazılan mektupları delil sayarak ve Orhun Dergisi’nin bir anketine katılanları da şüpheli sıfatıyla gözaltına alır. Bunların içinde dönemin siyasi ve askeri önemli kişileri de mevcuttur. Böylelikle hakaret davası 2. dalga gözaltıları sonrası Irkçılık-Turancılık davasına dönüşmüştür.

Bakanlar Kurulu, 18 Mayıs’ta Anadolu Ajansı aracılığıyla resmi bir tebliğ yayınlamıştır. Bu tebliğden hükümetin 3 Mayıs olaylarına bakışının olumlu olmadığı açıkça anlaşılmıştır. Bir gün sonra da 19 Mayıs törenlerinde Cumhurbaşkanı İnönü, Türkçüleri ağır eleştiren bir konuşma yapmıştır.

Gözaltına alınanlardan sivil olanlar o zamanlar Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan Sansaryan Hanına, asker olanlar ise Tophane’deki askeri cezaevine kapatıldılar.

Burada birer kişilik penceresiz hücrelere tıkılan Türkçülere önceden hazırlanmış ifade kağıtları zorla imzalatılmak isteniyordu. O metinlerde, sanık adaylarının Irkçı ve Turancı oldukları, Devleti Turancı serüvenlere açık bir yapıya kavuşturmak için hükümet darbesi yapacak gizli bir örgüt kurdukları, bu yolda çalışmak için ant içtikleri gibi ifadeler yazılıydı. Olaylarla alakası olmayan kişiler bile sırf bu kişilerle eş, dost olduğu için çeşitli baskılara ve işkencelere maruz kalıyorlardı. Atsız’ın eşi Bedriye Atsız ve Nejdet Sançar’ın eşi Reşide Sançar bunlardan bazılarıdır. Bedriye Atsız, Erenköy Lisesi’nde tarih öğretmenliği yaptığı esnada hiçbir soruşturma geçirmeden ve sebep belirtmeden önce vekillik emrine alındı 3 gün sonra ise tutuklandı. Bu esnada 4 yaşında olan Yağmur Atsız’a eve temizlik işleri için gelen hizmetçi kadın 2.5 ay boyunca bakacaktı... Vekillik emrinde bulunma durumu 23 ay boyunca sürdü, benzer uygulama Reşide Sançar’a da uygulandı...

Uygulanan işkenceler Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu tarafından şöyle anlatılıyor; "... Gözaltılı/tutukluların sivil olanları, Sirkeci’deki ünlü Sansaryan Hanı’nın çatı katındaki, bir yatağın zor sığdığı, -varsa- penceresi tavandaki küçük bir delikten ibaret, 15 watt’lık lâmba ile aydınlatılan hücrelerde  tutuluyorlardı. Tahta bir kerevet üzerindeki yataklar kir ve pislik yüklü idi. içlerinde bit, pire, tahtakurusu gibi haşere orduları dolaşıyordu. Bir de oralara bazen ikinci bir sanık adayı getiriliyor, onun içerideki ile birlikte kalması isteniyordu. Sonradan gelenlerin arasında yabancı, komünist olanlar vardı. (Yüksel, 1947 : 2. S.). Tek kişilik dar yatağa iki kişinin sığması mümkün olmadığı için, biri yatarken öbürü ayakta, uyanık kalmak zorunda idi. O kattaki, suyu çoklukla akmayan tek helâya gitmek, koridordaki tek lavaboyu kullanmak da başka işkencelerden idi. Kimi nöbetçi polisler o yöndeki isteklere çoklukla cevap vermezler, insanları saatlerce bekletirler, korkunç sıkıntılar içinde bırakırlardı. Sonradan bir de kattaki tek helânın kapısını, ihtiyaç giderirken bile, sürekli açık tutturma işkencesi başlatılmıştı. Çoğu tutuklunun günlük yiyeceği üç yüz gramlık bir ekmekten ibaretti. Yemek, ancak parası olan için, dışarıdan getirtilebilirdi; ama çoğunun parası yoktu. Bu manevî baskılarla yetinilmiyor, bazı tutuklulara başka maddî işkenceler de uygulanıyordu: Bunlardan biri, tutukluyu Sansaryan Hanı’nın bodrum katındaki “mezarlık hücresi”nde konuk etmekti. Duvarlarından lâğım suları sızan, tabanları vıcık vıcık çirkef olan, yatılacak yeri taş bir çıkıntıdan ibaret bulunan bu beş yerden birinde Atsız, bir hafta süreyle çile doldurdu. Hücreye konulurken yanında olan şapkası, bir haftada küf bağlamıştı. Başka bir etkili işkence yöntemi, hoşa gitmeyen ifadeler veren veya hazır yazılı ifadeleri imzalamayan sanık adaylarını, “tabutluk” veya “mutena hücre” denilen, dik tutulan tabut biçim ve oylumundaki oyuklara tıkmaktı. Bunlar, çatı katındaki hücrelerin 19 ve 20 numaralı olanları idiler. Derinliği 40’ar, genişliği 50’şer cm. olan bu oyukların yüksekliği 2,5 m. idi; tavanında 1500 watt’lık ışık veren ampuller, duvarlarında kalın zincirler vardı. Yola getirilmesi düşünülen gözaltılı-tutuklu oraya ayakta olarak sokulur, kollarından ve bacaklarından zincirlerle bağlanarak duvara asılır, kapısı kapatıldıktan sonra tepedeki ışık yakılır, işkence edilen “pes” edinceye veya bayılıncaya kadar orada tutulurdu. Türkçülerin bu tabutluklarda aç ve susuz, 48 saat kalanları veya orada birkaç kez konuk edilenleri vardı (Tanyu, 1950 : 19.). İşkenceler konusu, gerek 07 Eylül 1944 günü başlayan davanın duruşmaları sırasında, gerek 1947’deki Öner-Yücel Davasında, gerekse daha sonraki yıllarda sıkça söz konusu oldu. Ayrıca, ‘Türkçülük Davası’nın ilk soruşturmaları sırasında 15 çeşit işkence uygulandığını belirleyen Hikmet Tanyu (1950 : 7-8.), uzun uğraşları sonunda, işkence ve zulümlerin dava konusu yapılmasını başararak bunları yapanların yargılanması yolunu açtı. Fakat işkenceciler, 1950 yılında Demokrat Parti iktidarının çıkardığı af kanunundan yararlanıp yargılanmaktan kurtuldular (Tanyu, 1950 : 1-48.)"

7 Eylül 1944’te başlayıp 66 oturum süren davada çetin sorgulama ve savunmalardan sonra 29 Mart 1945’te verilen kararla Hüseyin Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Ord. Prof. Reha Oğuz Türkkan, Nejdet Sançar, Nurullah Barıman, Cihat Savaşfer, Dr. Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal'a 10 yıla kadar çeşitli hapis ve sürgün cezaları verildi.

Bunun ardından dava Askeri Yargıtay’a taşındı. Yüksek mahkeme 1. Sıkıyönetim Mahkemesi’nin bu kararını usul ve esas yönünden bozarak tutukluların salınmasını ve davanın 2. Sıkıyönetim Mahkemesinde görülmesini kararlaştırdı. Bu karar, 26 Ekim 1945 günü İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına bildirilerek tutukluların hemen salıverilmesi sağlandı. Böylece kimi Türkçüler için 1 yıl beş buçuk ay süren tutukluluk hayatı son bulmuş oldu. Ancak öğretmen olanlar bir daha öğretmenlik mesleğine geri dönemediler...

Saraçoğlu'na birinci mektup: http://www.nihal-atsiz.com/yazi/basvekil-saracoglu-sukruye-acik-mektup-h-nihal-atsiz.html

Saraçoğlu'na ikinci mektup: http://www.nihal-atsiz.com/yazi/basvekil-saracoglu-sukruye-ikinci-acik-mektup-h-nihal-atsiz.html

18 Ekim 2015 Pazar

Türkçüyüm Derseniz Ayrımcılık Yapmış Olursunuz

Reis-i Cumhurumuz Tayyip Erdoğan bilmem kaçıncı muhtarlar toplantısında nutuk atarken şöyle bir cümle kullandı; "Türk'üm diyebilirsin bu senin en tabii hakkın ama Türkçüyüm dersen ayrımcılık yapmış olursun."

Reis-i Cumhur'a öncelikle bize Türkiye'de Türk'üm deme hakkını bahşettiği için minnettarız. Gelelim Türkçülük, ayrımcılık meselesine; Türkçülük ayrımcı bir fikir değil, aksine bütünleştirici milli bir düşüncedir. Türkçüler olarak Adalar denizinden, Altayların ötesine kadar olan bölgedeki bütün Türk dünyasını birleştirmek istiyoruz.

Asıl ayrımcılık insanları din, mezhep gibi tamamen vicdan meselesi olan suni kavramlar üzerinden sınıflandırmaktır.

Türkleri kendi içinde ayrıştıran her düşünce Türklüğün aleyhinedir ve bilinçli şekilde yapılan art niyetli bir harekettir. Kendini Türklüğe ait hissetmeyip; soysuzluk, vatansızlık, başka bir millete bağlılık veyahut "dünya vatandaşlığı" davası güden şuursuzlar dışındaki her Türk, Türk birliği ülküsünü gütmelidir. Burada parola: "Bütün Türkler bir ordu, katılmayan kaçaktır." sözüdür.

Bu davaların dışında, Türkiye'de kalabalık bir kitle toplamayı başaran bir de İslam birliği davası vardır. Bu dava dinlerin ve din adamlarının egemen olduğu çağlarda bile gerçekleşememiştir. Araya bu kadar ihanet ve düşmanlık girdikten sonra da asla gerçekleşmeyecektir, zira Türkiye'deki müslümanlar dışında bu davayı güden bir İslam devleti de bulunmamaktadır. Bunu yüzlerce milyonluk arapların hepi topu 10-15 milyon olan yahudilere karşı hem din, hem soy kardeşleri olan Filistinlilerle birlik olmamalarından anlayabiliyoruz. Aynı araplar Mart ayında -çıkarları olduğu için- 10 ülkeden oluşan koalisyon kurarak yine müslüman olan Yemen'i vurmuşlardı...

Gaspıralı İsmail'in; "Türklüğün düşmanı çoktur ama Türklüğü savunanın düşmanı daha çoktur." sözünden de bildiğimiz üzere düşmanlarımız hep çok olacaktır. Sokaktaki adamdan, Reis-i Cumhur'a kadar milyonlarca düşmanımız var. İslam birlikçisi dediğimiz "Yeşil Komünistler" ve sınır düşmanı(!) "Kızıl Komünistler" nihai amaçları dışında birbirlerinden pek farklı değiller.(Ancak nihai amaçlarının Türkiye'yi ve Türklüğü ortadan kaldırmak olmasına dayanarak, nihai amaçlarının da bir olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz...)

Türkçülüğün bu kadar çok düşmanı olması Türkçüleri gerileten değil aksine motive eden ve ilerleten bir şeydir. Atsız Beğ'in vasiyetinin son cümlesine uyarak Türkçüler "bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalıdır."

Bugün televizyonda boy gösteren gazeteci-yazarlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin gençliğini yetiştiren(!) profesör ve öğretim görevlileri ve "aydın" diye nitelenen vatan hainlerinin, Türkiye'nin içinde bulunduğu ihanet çemberinden cesaret alıp; "demokratikleşme" diyerek pis zihniyetlerini kusmalarını, "çağdaşlaşma" diye zırvalayarak hainliğe çanak tutmalarını tarih unutmayacaktır.

Çağdaş bir fikir olduğunu öne sürerek "sınırların kalkması gerekiyor" diye komünizm propagandası yapanlarla, Milliyetçiliğin gerici bir fikir olduğunu söyleyenler aynı kişilerdir. Kürtler anadillerini konuşabilmeli diyenlerle, -yine çağdaşlaşma zırvalığını kullanarak- Türklere anadilini unutturmak isteyenler aynı kişilerdir. Türkiye adını ırkçı bulanlarla, Türkiye'nin doğusuna kürdistan adını takan samimiyetsiz aşağılıklar aynı kişilerdir. Tüm bu hainlerle mücadele edecek, Türkçülük ülküsünü benimseyen şuurlu Türk çocukları; gördükleri her hainlik karşısında içlerindeki milli kini daha da büyütecek, daha donanımlı şekilde vatan hainlerinin karşısında durmaya devam edecektir.

Nejdet Sançar'ın dediği gibi: "Türk Milliyetçiliği, bir avuç namerdin kahpeliğiyle kökü kazınabilecek bir fikir değildir." Her ne kadar soysuzluğu savunmak moda olsa ve milyonlarca taraftar bulsa da, dünya üzerinde milletler var oldukça Milliyetçilik de var olacaktır. Türkçüler, yabancı kaynaklı hiçbir fikri benimsemediği için Milliyetçiliğin dışarıdan gelen bir fikir olduğunu öne sürenler de çıkmaktadır. Fransız devrimiyle milliyetçiliğin sadece adı konmuştur. 14. yüzyılda yaşamış olan Başbuğ Emir Timurlenk'in; "Türklüğü yüceltmek için yaşa, Türk'e kılıç kaldıran eli kır!" sözü açık bir milliyetçilik ve Türkçülük örneğidir.

Her şeye rağmen Türkçülük yükselmeye devam etmektedir. Bir şeyin başarıya ulaşması için onun dürüstlüğe, yüksek bir ahlaka ve gerçek bir imana dayanması gerekmektedir. Bir iman ve irade işi olan Türkçülüğün içinde imanı zayıf, karakteri düşük olanların işi yoktur.

Türkçülüğe Karşı Alçak Saldırılar

Türkçülük yükselen bir fikir olduğu için bir takım vatan hainlerinin alçak saldırışlarına, aslı astarı bulunmayan iftiralarına maruz kalmaktadır.

Bugün köşe başlarını tutmuş, önemli gazetelerde yazan sözde yazar bozuntuları başta Türkçülerin yolbaşçısı Nihal Atsız olmak üzere bazı ileri gelen Türkçülere yalan ifadelerle saldırmakta, kutlu bir amaca hizmet eden davayı akıllarınca küçük düşürüp yıpratmaya çalışmaktadır.

Bu meczupların ortak yalanlarından biri Nihal Atsız'ın kafatası ölçümü yaptığı, çıkan sonuçlara bir takım hesaplamalar yaparak kişinin yüzde kaç Türk olduğunu bulduğu yalanıdır. Böylesine aşağılık bir iftirayla Nihal Atsız'ın itibarsızlaştırılması amaçlanmaktadır. Bu iftiraya Atsız Beğ'in oğlu Yağmur Atsız bir köşe yazısında bunun mizahi amaçla -dost meclisinde- eğlenmek için yapıldığını, hiçbir ciddiyetinin olmadığı cevabını vermiştir. Atsız Beğ de Türkçülerin kafatasçı olmadığını birçok kez yazmıştır.

Bunlardan bazıları; "...Türkçü kelimesi bugün birçoklarını ürkütüp tedirgin etmektedir. Bunun altında bir nazizm, diktatörlük, kafatasçılık heyulaları(korkunç hayal) görmektedirler.
Türkçülük kelimesinin bu korkunç hale getirilmesinde yerli Moskofçuların rolü büyük olmuştur." ve “...Irkçılık bir takım şarlatan maskaraların ileri sürdüğü gibi kafa ölçmek, kan tahlil etmek, yedi ata saymakla ilgili değildir. Irkçılık kan ve ırka dayanmakla beraber Türklük şuurunda olmak, başka hiçbir ırkın şuuruna sahip çıkmamak davasıdır.” sözleridir.

Yine asılsız bir iddia da (iftira), Türkçülerin soyca Türk olmayan Mehmet Akif'i benimsemediği ve Ziya Gökalp'in Türk olmadığı zırvalarıdır. Bu 2 iftiraya yine onların yazdıklarıyla cevap vermek daha doğru olacaktır.

H. Nihal Atsız Türk tanımını yaparken; "...Türkler, Türk soyundan gelenlerle Türk soyundan gelmişler kadar Türkleşip kendini o soya bağlayan ve beyninde hiçbir yabancı ırk düşüncesi bulunmayan fertlerin topluluğudur." ve "...En büyük Türkler’den birisi olan Yıldırım Beyazıd’ın anası Türk değildir. Hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan çıkarmıştır veya çıkarabilir? İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif’in babası Arnavut olduğu halde hangi Türkçü Mehmet Akif için Türk değildir demiştir? Mesele Yıldırım Beyazıd veya Mehmet Akif kadar Türk olabilmektir.” diye de eklemiştir. Ziya Gökalp ise kendisinin Türk olmadığını iddia eden Ali Kemal'e;
"Türklük, hem mefkurem, hem de kanımdır
Sırtımdan alınmaz, çünkü kürk değil!
Türklük hadimine* 'Türk değil!' diyen
Soyca Türk olsa da 'piçtir', Türk değil!" dizeleriyle ibretlik bir cevap vermiştir.
(*Türklük hadimi: Türklüğe hizmet eden)

Bütün bunlara rağmen Moskofçuların hâlâ alçak iftiralarına devam etmesi ne denli aşağılık bir zihniyete sahip olduklarının ve şeref, haysiyet gibi kavramların kendilerinde bulunmadığının göstergesidir...

Bu iftiraları atan yazar bozuntularından birisi "En büyük hayalim sınırların olmadığı bir dünya." deme gafletinde bulunacak ve hain olduğunu da "Sırf özerklik ilan etti diye bir belediye başkanının tutuklanmasına sessiz kalamayız." sözleriyle tasdik edecektir. Bir diğeri ise 2007 tarihinde yazdığı; "Kim daha iyi Türk gelin kafatasınızı ölçelim" başlıklı yazısında, -kendi ağzından söyleyemediği için- bir takım zırvaları kaynak göstererek "Nihal Atsız dönmedir" diyerek alçaklığın son demlerine vuracaktır. Aynı yazar bozuntusu "İnsanların kanı, boyu, saçı, gözü ve burnunda "bir şeyler" aramak ilkelliktir." diyerek antropoloji bilimini inkar edecek ve dolaylı yoldan Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Başbuğ Atatürk'ü ilkellikle suçlayacaktır, zira Türkiye'deki ilk antropolojik araştırmaları Atatürk yaptırmıştır.

Bunca iftiraya, çarpıtma beyanlara, yüksek mevkilere gelmiş devşirmeler tarafından sert saldırışlara maruz kalmasına rağmen Türkçülüğün yükselişi devam ediyor ve edecektir.

Türkçülük dünya üzerindeki bütün Türklerin tek devlet altında birleşmesi ve devşirme döküntülerinin yüksek mevkilere geçmemesi ülküsüdür. Türkçüler, Türkleri 'her yönüyle' bütün milletlerden üstün kılma ülküsünü güder ve bu uğurda yüksek bir fedakarlıkla çalışırlar. Türkçülerin kendilerini diğer milletlerden üstün görmesi de bazı hainlerin sıkça kullanmaya çalıştığı bir şeydir. Evet, Türkçüler kendilerini diğer milletlerden üstün görürler çünkü bilirler ki milletleri yükselten şeyler milli ve insani asil hareketleridir. Türkler bu asil hareketleri, eşi benzeri görülmemiş fedakarlıkları tarihlerinde birçok kere gerçekleştirmiştir. Kür Şad'ın o zaman Çin esareti altında bulunan Türkleri kurtarmak adına 40 çerisiyle Çin sarayını basması yüzlerce Çinli askeri öldürdükten sonra çarpışarak canını vermesi ve bunun üzerine korkuya kapılan Çin'in esareti altındaki bütün Türkleri serbest bırakması bu eşsiz fedakarlığın sonucudur.

Türkçülüğün değişmez 2 kaidesi; ırkçılığı ve Turancılığıdır.

Türk ırkçılığı sanılanın aksine, bir milli savunma vasıtasıdır, acı tecrübelerden doğmuş bir korunma tedbiridir. Biz; Balkan savaşında Arnavutlar'ın, 1. Dünya savaşında Araplar'ın, Kurtuluş Savaşında çerkezlerin ve sonrasında kürtlerin topyekûn Türklüğe ihanet ettiğini tecrübe ettiğimiz için ırkçıyız. Bunun altında bir Alman nazizmi, İtalyan faşizmi aranmamalıdır. Irkçılık aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karışmak daima üstün tarafın aleyhine olduğundan üstün bir ırk olan Türk ırkı aşağı ırklarla karıştığı zaman ortaya çıkan melezlerde Türk'ün bazı üstün vasıfları kaybolmakta, aşağı ırkın iptidai vasıflarından bazıları onun yerini tutmaktadır. Bu bilimsel bir gerçektir. Irkçılık en nihayet bir tarihi şuur meselesidir. En eski Türk devletlerinden başlayarak cumhuriyet devrinin günümüze kadarki diliminde gördüğümüz binlerce örnek, devlette yüksek mevkilere geçirilen  devşirmelerin ihanetlerini göstermektedir.

Turan ise en büyük ülkümüzdür. Turancılık da sanılanın aksine Moğol, Kore, Fin ve Macarlarla birleşmek ülküsü değildir. Hiçbir Türkçü bunu böyle görmemektedir. Turancılık, bütün Türkleri tek bir devlet altında toplama ülküsüdür. Turancılık ülküsünü hayal olarak görmek yanlıştır. En azından komünizmden daha olası ve gerçekçi bir fikirdir çünkü tarihte birkaç defa gerçek olmuştur. Tarihte gerçek olan şeyler gelecekte de gerçek olabilir. Birgün bütün Türkler tekrar birleşecektir.

Bunun aksine Amerika'ya alternatif bir düşman yaratmak isteyen ve savaşlar sayesinde servetlerini katlayan Amerikalı bankerler ve büyük şirket sahipleri komünizmi bir ülke üzerinde denemek istemiş ve ortaya sözde anti-emperyalist devrim olarak Kızıl Devrim'i çıkarmıştır. Deyimi yerindeyse Amerikalı emperyalistler tarafından laboratuvar ortamında üretilen bu sözde devrim milyonlarca insanın ölmesine, savaşlar yüzünden oluşan kıtlık ile insanları yamyamlaştırarak birbirlerini yemelerine neden olmuş ve ancak 70 yıl kadar dayanabilmiş sonunda da çökmüştür.

adı yok

Sevenin nazarında sebepsiz bir şey yoktur Söz gelimi, savaşlar bitiyorsa bir yerlerde Bir sevilenin gülümsemesinin kelebek etkisidir Kanımca...