24 Kasım 2016 Perşembe

Senin Seviyen Bu mu? [H. Nihal Atsız]

Sen Üniversiteli misin? Öyleyse kafan olgunlaşmış, duyguların ölçülenmiş, bütün varlığınla bir şahsiyet, bir vatandaş olmuşsun demektir. Üniversiteli, aydın adayı demektir. Bütün mevkilerin yarınki adayı demektir. Hatta şimdiden aydın demektir.

Üniversiteli her şeyden önce yüksek öğrenime ulaşmış bir insan olarak hoş gören, hakkı tanıyan, vicdan taşıyan insan demektir. Biliyorsun ki vicdan diye içimizdeki doğruluk, insaf ve acıma duygusuna derler.

Üniversiteli seçkin bir yurttaş, en azından seçkin yurttaş adayıdır, İlk görevi didinip çalışmak, bir baltaya sap olmak, milletin kendisine verdiklerini ödeyerek tüketici olmaktan çıkıp yaratıcı olmak durumuna girmektir. Şüphesiz senin de eğlenmeye, dinlenmeye, sevmeye, öfkelenmeye, hicvetmeye hakkın vardır. Fakat sen bunların hepsini efendice yapmaya mecbursun. Eğlencen hamal gibi, dinlenmen hayvan gibi, sevmen külhan gibi olmaz. Öfkelenip hicvettiğin zaman bile asaletini korumakla görevlisin. Hicvin ve öfken Çeşme meydanıvarî oldu mu sana Üniversiteli değil, sadece "seviyesiz" denir.

Türkiye bir aşırı hürriyetler ülkesidir. Onu kötüye kullanmamak bir seviye meselesidir. Hazinenin içinde olup çalmamak, silâh yığınları üstünde oturup adam vurmamak, yetkilere sahip olup hak yememek sadece seviye meselesidir.

Sen, bu fazlasıyla yerilen hürriyetleri kötüye kullanmazsan seviyeli olduğunu ispat etmişsin demektir. Hürriyeti kullanmanın dozunu kaçırmak hiç de iyiye alâmet değildir. Dozu kaçırılan hürriyet başkalarını rahatsız eder. Terbiye başkasını rahatsız etmemektir. Eden, ilkönce medenî insan vasfından yoksun demektir. Sen medenî misin? Üniversiteye kadar geldiğine göre öyle olman lâzım. Medeniysen hoş görecek, beğenmediğin fikirlere ve insanlara katlanacaksın. Biz toplu halde yaşayanlar hoşlanmadığımız pek çok şeye katlanmaya mecburuz. Meselâ senin o devrik cümleli konuşman, o gürültülü ve sırıtkan konuşman, kadın gibi sakız çiğnemen, hatta suratın, yürüyüşün, kılığın, kıyafetin ve her şeyin de benim hoşuma gitmiyor. Hoşuma gitmiyor değil iğreniyorum. Fakat katlanıyorum. Yalnız duygularıma tutsak olsam, bu tiksinmeyle seni hemen öldürmem lâzım. Fakat duygularımla değil, kafamla hareket ediyor ve senin de günün birinde adam olacağını umuyorum.

Üniversitelisin değil mi? Öyleyse hoş görecek ve terbiyeli olacaksın. Terbiyeli insanın tiksinmesi bile terbiyesizin sevgisinden daha güzeldir. Oysa ki sen beğendiğine ıslık çalıyor, beğenmediğine yuh çekiyorsun. Bu, medenî ve terbiyeli, hele kültürlü insanın değil, terbiyesiz ve gerinin işidir.

Herkesi beğenmeye mecbur değilsin. Kimse de değildir. Fakat her duygusunu hemen açığa vurmak küçük çocukların kârıdır. Küçük çocuk ilkel bir yaratıktır. Bu davranış onda hoş kaçar. Fakat yirmisini aşmışlarda iğrenç olur. İnsan terbiyesi, aile terbiyesi, meslek terbiyesi, millî terbiye diye kavramlar vardır. Bizim millî terbiyemizde yaşça ve mevkice büyük olanlara karşı terbiyeli davranmak şarttır, vazifedir.

Başbakanı sevmeyebilirsin. Düşman da olabilirsin. Nefret de edebilirsin. Bunların hepsi senin hakkındır. Üstün hürriyetler ülkesi olan Türkiye'de bunlara kimse bir şey diyemez. Fakat okuluna konuk gelen birisine yuh çekersen sana sadece seviyesiz denir. Bu seviyesizlik medenî insanların değil, palikaryaların işidir. Evet sen bir seviyesizsin. Aldatılmış, kandırılmış, satın alınmış bir seviyesiz. Seni satın almak için cebine birkaç para koymaya bile lüzum yok. O kadar zavallı, o kadar pespaye bir seviyesizsin. Niçin yuh çektiğini bile açıklayamayacak kadar zekâdan mahrum bir seviyesiz.

Seni sosyalistler kandırdı değil mi, zavallı? Kapitalizmi temsil eden bir şahsa yuh çekersen vatan görevi yapmış olacağına inandırıldın, değil mi? Bütün kültürün ve bilgin olan o Moskova'ya satılık bir iki uşağın gazete sütunlarındaki herzelerini okuya okuya hem bilgin, hem yurtsever, hem de sosyalist olduğunu sandın, değil mi?

Gerçekte ise sen sadece gülünç bir zavallısın. Gülünç ve iğrenç bir zavallı...

Bak, sana bundan 30-40 yıl öncesine ait bir olayı anlatayım da kendinin kim olduğunu ve seviyeni iyi öğren:

Bundan 30-40 yıl önce Burdur valisi genç bir köylü tarafından öldürülmüştü. Vali tarafından işinden çıkarılmasını haksız bulan ve işe alınma müracaatı reddedilen köylü öldürme kararını verdiği zaman valiye bir dilekçe yazdı ve olayı anlattıktan sonra dilekçesini: "Muhterem Vali Bey, bana yaptığınız haksızlıktan dolayı sizi öldürmeye karar verdim. Bundan dolayı beni affediniz" diye bitirdi. Sonra eliyle verdiği dilekçe vali tarafından okunduktan sonra hem onu, hem de kendisini öldürdü.

Şu Burdurlu köylünün cinayeti bile güzelleştiren asaletiyle senin gibi bir üniversitelinin öfkesini iğrençleştiren yuh çekme arasındaki seviye farkını anlıyor musun, başbakanı vatana zararlı buluyorsan ona düşmanlığını erkekçe göster. Bu erkeklik, Burdurlu köylü gibi yiğitçe tabanca çekerek yapılır. Bin kişinin arasına saklanıp yuh çekmekle değil, anladın mı komünist uşağı!..

3 Haziran 2016 Cuma

Fedakârlık ve Aymazlık

"Türkçüler 20. yüzyılda Türk milletinin fedakârlarıdır." demişti Atsız Beğ. Bu söz içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl için de geçerlidir. Zira bugün Güneydoğu'da gönüllü olarak ve cansiparane terörle mücadele eden güvenlik güçlerimiz ekseriyetle Türkçüdür. Operasyonların başladığı tarihlerde etki ajanlığı görevi üstlenen satılmış kalemlerin ve terörist işbirlikçilerinin güvenlik güçlerimizin moralini ve motivasyonunu bozmak için yaptığı "Saray için ölüyorlar" şeklindeki propagandaları hatırlarsınız. Gözünü kırpmadan can veren, geride 3 aylık, 1 yaşında, 3 yaşında, 5 yaşında veya bazen daha doğmamış olan çocuğunu yetim bırakanlar için, "Saray için ölüyorlar" demek şüphesiz insan haysiyetsizliğinin en büyük temsilcilerinin yapacağı şeydir ki konumuz onlar degildir.

Bazı kavramlar vardır, birbiriyle uzaktan ilgili olduğundan bazen bakış açısına göre bir noktada birleşebilir. "Deha" ile "cinnet", "açık sözlülük" ile "kabalık" veya "ihtiyatlı olmak" ile "korkaklık" bunlara örnek verilebilir.

Bunun gibi bir de "fedakârlık" ve "aymazlık" vardır. Fedakârlık, "bir amaç uğruna veya gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için kendi menfaatlerinden vazgeçme" demektir. Aymazlık ise; "çevresinde olup bitenlerin farkında olamama durumu, gaflet" demektir. Yani fedakârlık ve aymazlığı birbirinden ayıran şey "neyi neden yaptığını bilmek"tir. Somutlaştıracak olursak, Güneydoğu'daki güvenlik güçlerimiz neden orada olduklarını, ne uğruna hayatlarını tehlikeye attıklarını bildikleri için fedakârlardır. Bilmiyor olsalardı bunun adı aymazlık olacaktı.

"Türkçüler 20. yüzyılda Türk milletinin fedakârlarıdır." sözünden başka Atsız Beğ'in, "Topluluklar fedakâr fertlerinin çokluğu nispetinde yükselir." diye de bir sözü vardır. Bu iki sözü peşi sıra okuyunca kurtuluşumuzun ve milletçe yükselişimizin yolunun Türkçü sayısıyla doğru orantılı olduğunu görürüz.

2011 yılında cennet mekân Necdet Sevinç vefat ettiğinden beri Türkçülük o seviyede bir yazın önderi maalesef çıkartamadı. Türkçülüğün tam anlamıyla vücut bulduğu bir şahsiyet ne yazık ki gelmedi. Günümüzdeki Türkçülerin başına buyrukluğunu ben buna bağlıyorum. Büyük Türkçülerin yazıp yolumuza ışık olması için bıraktığı makaleler var lâkin hepsi okunmadan kafada bir fikrin olgunlaşması pek mümkün değildir veyahut okunmuş olsa bile kişiden kişiye yorum farklılıkları olabilecektir. İşte Türkçülüğü temsil eden kişinin yaşıyor olması bunu engelleyecek olacağından önemlidir.

Yine de, Türkçülüğün çerçevesi net şekilde belli olduğu halde bu çerçevenin dışına taşanları Türkçü olarak görmüyor, onların kendini soktuğu fedakâr kalıbını kabul etmiyor ve onları "aymazlar" kategorisine sokuyoruz. Zira neyi neden yaptığını bilmeyenlerin fedakâr değil aymaz olduğunu söylemiştik. Buna hakkımız olduğuna da inanıyoruz. Gücümüzü Atsız Beğ'den alıyor ve diyoruz ki; "Türkçü; hiç şüphesiz Türk'ten olur. Fakat her “Türkçüyüm” diyen Türk, Türkçü değildir. Samimi olması ve Türkçülüğün şartlarına uyması lazımdır."

24 Şubat 2016 Çarşamba

Atatürk Başbuğdur! [Necdet Sevinç]

Öyle bir ünvân verilmiş olmasaydı bile, Atatürk zaten Türk Ordularının Başkomutanı ve Türk Milletinin başbuğu değil miydi?
Öyle ise Turgutlu Belediyesi’nin diktirdiği Atatürk heykelinin kaidesindeki başbuğ kelimesine takılıp kalmanın ve “Atatürk başbuğ değildir, başbuğları Atatürkleştirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir” gibi telaşlı feryatlarla bir bardak suda fırtına koparmaya kalkışmanın mânâsı ne?
Hiç kimsenin başbuğları Atatürkleştirmek gibi bir iddiası yok ki... Olmaz ki... Olsa da ciddiye alınmaz ki...
Hem efendim; “şahsî menfaatlerini müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhid eden iktidar sahipleri” Atatürk’ü de, onun kutsal devletini ve asil ideallerini de her gün yerden yere vurup, paspas gibi çiğnerken; ilkelerini Gazi’nin tespit ettiği Türk Milliyetçiliği’nde birleşmesi gerekenlerin güç bela kurdukları köprüleri berhava etmeye kalkmak, ondan intikam almaya yeltenenlerin ekmeğine yağ sürmeyecek midir?
Öyle zannediyorum ki Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı sayın Ertuğrul Kazancı da benimle aynı hassasiyeti paylaşmaktadır.
Atatürk başbuğ değilmiş.
Kelimeler zaman içinde mânâ değiştirirler. Bu kelimenin kazandığı yeni anlama göre Atatürk başbuğdur!
Bakın ne diyor şair:
Önde yalın kılınç Türkmen Başbuğu
Ardında Oğuz’un ellibin tuğu
Andırır Altay’dan inen bir çığı
Ya Allah, Bismillah, Allah-u Ekber!
Malazgirt Meydan Muharebesini anlatan bu destandaki başbuğ ‘En büyük, Türk komutanlarından ve en büyük Türk sultanlarından biri olan Alparslan Gazi’dir.
Bu unvan Atatürk için de kullanılmıştır. Nadir Nadi, 11 Kasım 1938 tarihli Cumhuriyet’te Atatürk için “Ebedi başbuğumuz” demiştir. Aynı tarihli Cumhuriyet’in manşeti de şöyledir:
“O, fıtratın başkumandan olmak için yarattığı dahi bir şefti. Bütün askerlik hayatında hiç yenilmez ve daima muzaffer bir başbuğ olmuştur”
11 Kasım 1938 tarihli Ulus Gazetesi’nde onun kaybı “Başbuğlar yetiştirilmezler, onlar başbuğ hasletleriyle doğarlar” başlığı altında verilmiş ve Atatürk için “En büyük Türk başbuğu” ifadesi kullanılmıştır.
Bu sıfat sağlığında da kullanılmıştır onun için. Bakınız Mustafa Selim İmece ne yazıyor:
“... Gazi’nin yanına girerken beni başa geçirdiler. Sorduklarına sen cevap ver dediler. Öyle yaptık. Vali bizi takdim etti. Ellerini öptük. Sual sormasına meydan vermeden ‘muhterem kurtarıcımızı ve başbuğumuzu hem Kastamonu’da karşılamak hem de İnebolu’ya davet etmek için geldik’ diye söze başlarken Vali Fatih Bey sözümü tamamladı:
- İnebolular sizi, en büyüğümüzü memleketlerine davet ediyorlar, şeref vermenizi istiyorlar.”
Sevgili dostum üstad Muhiddin Nalbantoğlu dün yazdı. Ben kısa bir ilâve yapmak istiyorum. Bütün bu anlattıklarımdan başka Atatürk, Türk İzci Ocağı’nın kendisine verdiği başbuğ ünvânını şu telgrafla kabul etmiştir:
- Vatana yüksek seciyeli ve metin ruhlu gençler yetiştirmesini temenni eylediğim İstanbul Türk İzci Ocağı’nın başbuğluk teklifini büyük bir hissi-i iftiharla kabul ediyorum.
Demek ki?
Demek ki Atatürk başbuğmuş.
Atatürkçüler, Atatürk’ü tanımazsa halka nasıl tanıtacaklar?

-Necdet Sevinç

adı yok

Sevenin nazarında sebepsiz bir şey yoktur Söz gelimi, savaşlar bitiyorsa bir yerlerde Bir sevilenin gülümsemesinin kelebek etkisidir Kanımca...