22 Ekim 2015 Perşembe

3 Mayıs 1944 Olayları Öncesi ve Sonrası Açıklayıcı Özet

1 Mart 1944’te dönemin Başbakan’ı Şükrü Saraçoğlu’na dönemin önde gelen Türkçülerinden Hüseyin Nihal Atsız tarafından bir açık mektup yazılır. Daha önce bir meclis konuşmasında Türkçü olduğunu açıkça belirten Saraçoğlu’na mektubunda Atsız; Devletin her kademesine komünistlerin sızdığını, anayasaya göre yasak olmasına rağmen özellikle üniversitelerde olmak üzere komünizm propagandalarının rahatça yapıldığını belirterek bunlara birkaç örnek verir.

Türkçü çevrelerde büyük ses getiren bu mektuptan sonra  Atsız’a yurdun çeşitli yerlerinden teşekkür mesajları yağar ve ikinci mektubu yazması için istekte bulunulur. İlk mektuptan bir ay sonra 1 Nisan 1944’te ikinci açık mektup Orhun dergisinde yayınlanır. Bu mektupta daha detaylı bilgiler veren Atsız; 1931 yılında yazdığı bir şiir yüzünden 14 ay hapis cezası alan komünist Sabahattin Ali’nin, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından kollandığını ve Devlet Konservatuarı’nda öğretmenlik yaptırıldığını belirterek hakkında "vatan haini" kelimesini kullanır.

Yine aynı mektupta Pertev Naili Boratav, Sadrettin Celal ve Ahmet Cevdet hakkında gerekçeler sunarak onları Başbakan’a şikayet eder ve Milli Eğitim Bakanı H. Ali Yücel'i istifaya davet eder.

Kendisine vatan haini denildiği için Sabahattin Ali birtakım telkinlerle Atsız’a hakaret davası açar. Davanın ilk duruşması 26 Nisan 1944'te Ankara'da başlar. Davayı takip etmek isteyen milliyetçilerin çokluğundan korkan Sabahattin Ali, birinci kattaki mahkeme salonunun penceresinden atlayarak kaçmıştır. Bundan dolayı hakim; Sabahattin Ali’ye yöneltilen hakaret içerikli kelimelerin vatan haininden ibaret olduğunu belirterek davacıya, vatan haini olduğunun ispat edilmesini isteyip istemediğinin sorulmasına karar vererek davayı 3 Mayıs’a erteler.

3 Mayıs’taki dava daha büyük bir salona alınmasına rağmen davayı takip etmek isteyenler yine salona sığmaz, takipçiler salona ve Adliye Sarayı’nın çevresine birikirler.

İkinci duruşmada Atsız’ın avukatlarının "soruşturmanın genişletilmesi" isteği reddedilerek savcının son iddianameyi sunmasından sonra duruşma 9 Mayıs’a ertelenmiştir.

Duruşmanın ertelenmesinden sonra toplanmış olan gençler bir nümayiş düzenleyerek Ulus meydanına marşlar ve sloganlar eşliğinde yürüyüşe geçerler. Burada bir basın açıklaması yaptıktan sonra Başbakanlık binasına yürüyen gençler Başbakan Saraçoğlu ile bir görüşme talebinde bulunur, makamında olmadığı anlaşılınca geri Ulus Meydanı’na gelirler.

Bu nümayiş esnasında polisler tarafından kışkırtılan Türkçüler polisle çatışmaya girer. Olaylar esnasında ve sivil polislerin çektiği fotoğraflarda olaylara karıştığı belirlenen 165 kişi gözaltına alınır.

Ankara’da yapılan yürüyüş, 2. Dünya Savaşı’nda ibrenin Sovyetlere doğru dönmesinden dolayı izlediği Alman yanlısı politikaya yön değiştirme telaşına düşen Cumhurbaşkanı İnönü'ye iyi bir fırsat gibi görünür. Türkçülük aleyhine bir kampanya açılması ve Türkçülerin tutuklanıp cezalandırılması Sovyetlere yönelişe, yani Sovyetler Birliği’nin "kandırılabilmesine" yardımcı olacaktır.

9 Mayıs’taki davada hakim, "vatan haini" kelimesini hakaret değil sövme olarak kabul etmiş, buna göre ceza vermiş ve bu cezayı da ertelemiştir.

Ankara’da görülen davanın bitmesinin ardından İstanbul’a dönmek üzere otel odasında hazırlanan Atsız burada tekrar gözaltına alınır. Başta Atsız, kardeşi Nejdet Sançar, Zeki Velidi Togan ve Reha Oğuz Türkkan olmak üzere dönemin önde gelen Türkçülerinin evlerinde ve işyerlerinde aramalar yapan polisler bu kişilere yazılan mektupları delil sayarak ve Orhun Dergisi’nin bir anketine katılanları da şüpheli sıfatıyla gözaltına alır. Bunların içinde dönemin siyasi ve askeri önemli kişileri de mevcuttur. Böylelikle hakaret davası 2. dalga gözaltıları sonrası Irkçılık-Turancılık davasına dönüşmüştür.

Bakanlar Kurulu, 18 Mayıs’ta Anadolu Ajansı aracılığıyla resmi bir tebliğ yayınlamıştır. Bu tebliğden hükümetin 3 Mayıs olaylarına bakışının olumlu olmadığı açıkça anlaşılmıştır. Bir gün sonra da 19 Mayıs törenlerinde Cumhurbaşkanı İnönü, Türkçüleri ağır eleştiren bir konuşma yapmıştır.

Gözaltına alınanlardan sivil olanlar o zamanlar Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan Sansaryan Hanına, asker olanlar ise Tophane’deki askeri cezaevine kapatıldılar.

Burada birer kişilik penceresiz hücrelere tıkılan Türkçülere önceden hazırlanmış ifade kağıtları zorla imzalatılmak isteniyordu. O metinlerde, sanık adaylarının Irkçı ve Turancı oldukları, Devleti Turancı serüvenlere açık bir yapıya kavuşturmak için hükümet darbesi yapacak gizli bir örgüt kurdukları, bu yolda çalışmak için ant içtikleri gibi ifadeler yazılıydı. Olaylarla alakası olmayan kişiler bile sırf bu kişilerle eş, dost olduğu için çeşitli baskılara ve işkencelere maruz kalıyorlardı. Atsız’ın eşi Bedriye Atsız ve Nejdet Sançar’ın eşi Reşide Sançar bunlardan bazılarıdır. Bedriye Atsız, Erenköy Lisesi’nde tarih öğretmenliği yaptığı esnada hiçbir soruşturma geçirmeden ve sebep belirtmeden önce vekillik emrine alındı 3 gün sonra ise tutuklandı. Bu esnada 4 yaşında olan Yağmur Atsız’a eve temizlik işleri için gelen hizmetçi kadın 2.5 ay boyunca bakacaktı... Vekillik emrinde bulunma durumu 23 ay boyunca sürdü, benzer uygulama Reşide Sançar’a da uygulandı...

Uygulanan işkenceler Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu tarafından şöyle anlatılıyor; "... Gözaltılı/tutukluların sivil olanları, Sirkeci’deki ünlü Sansaryan Hanı’nın çatı katındaki, bir yatağın zor sığdığı, -varsa- penceresi tavandaki küçük bir delikten ibaret, 15 watt’lık lâmba ile aydınlatılan hücrelerde  tutuluyorlardı. Tahta bir kerevet üzerindeki yataklar kir ve pislik yüklü idi. içlerinde bit, pire, tahtakurusu gibi haşere orduları dolaşıyordu. Bir de oralara bazen ikinci bir sanık adayı getiriliyor, onun içerideki ile birlikte kalması isteniyordu. Sonradan gelenlerin arasında yabancı, komünist olanlar vardı. (Yüksel, 1947 : 2. S.). Tek kişilik dar yatağa iki kişinin sığması mümkün olmadığı için, biri yatarken öbürü ayakta, uyanık kalmak zorunda idi. O kattaki, suyu çoklukla akmayan tek helâya gitmek, koridordaki tek lavaboyu kullanmak da başka işkencelerden idi. Kimi nöbetçi polisler o yöndeki isteklere çoklukla cevap vermezler, insanları saatlerce bekletirler, korkunç sıkıntılar içinde bırakırlardı. Sonradan bir de kattaki tek helânın kapısını, ihtiyaç giderirken bile, sürekli açık tutturma işkencesi başlatılmıştı. Çoğu tutuklunun günlük yiyeceği üç yüz gramlık bir ekmekten ibaretti. Yemek, ancak parası olan için, dışarıdan getirtilebilirdi; ama çoğunun parası yoktu. Bu manevî baskılarla yetinilmiyor, bazı tutuklulara başka maddî işkenceler de uygulanıyordu: Bunlardan biri, tutukluyu Sansaryan Hanı’nın bodrum katındaki “mezarlık hücresi”nde konuk etmekti. Duvarlarından lâğım suları sızan, tabanları vıcık vıcık çirkef olan, yatılacak yeri taş bir çıkıntıdan ibaret bulunan bu beş yerden birinde Atsız, bir hafta süreyle çile doldurdu. Hücreye konulurken yanında olan şapkası, bir haftada küf bağlamıştı. Başka bir etkili işkence yöntemi, hoşa gitmeyen ifadeler veren veya hazır yazılı ifadeleri imzalamayan sanık adaylarını, “tabutluk” veya “mutena hücre” denilen, dik tutulan tabut biçim ve oylumundaki oyuklara tıkmaktı. Bunlar, çatı katındaki hücrelerin 19 ve 20 numaralı olanları idiler. Derinliği 40’ar, genişliği 50’şer cm. olan bu oyukların yüksekliği 2,5 m. idi; tavanında 1500 watt’lık ışık veren ampuller, duvarlarında kalın zincirler vardı. Yola getirilmesi düşünülen gözaltılı-tutuklu oraya ayakta olarak sokulur, kollarından ve bacaklarından zincirlerle bağlanarak duvara asılır, kapısı kapatıldıktan sonra tepedeki ışık yakılır, işkence edilen “pes” edinceye veya bayılıncaya kadar orada tutulurdu. Türkçülerin bu tabutluklarda aç ve susuz, 48 saat kalanları veya orada birkaç kez konuk edilenleri vardı (Tanyu, 1950 : 19.). İşkenceler konusu, gerek 07 Eylül 1944 günü başlayan davanın duruşmaları sırasında, gerek 1947’deki Öner-Yücel Davasında, gerekse daha sonraki yıllarda sıkça söz konusu oldu. Ayrıca, ‘Türkçülük Davası’nın ilk soruşturmaları sırasında 15 çeşit işkence uygulandığını belirleyen Hikmet Tanyu (1950 : 7-8.), uzun uğraşları sonunda, işkence ve zulümlerin dava konusu yapılmasını başararak bunları yapanların yargılanması yolunu açtı. Fakat işkenceciler, 1950 yılında Demokrat Parti iktidarının çıkardığı af kanunundan yararlanıp yargılanmaktan kurtuldular (Tanyu, 1950 : 1-48.)"

7 Eylül 1944’te başlayıp 66 oturum süren davada çetin sorgulama ve savunmalardan sonra 29 Mart 1945’te verilen kararla Hüseyin Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Ord. Prof. Reha Oğuz Türkkan, Nejdet Sançar, Nurullah Barıman, Cihat Savaşfer, Dr. Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal'a 10 yıla kadar çeşitli hapis ve sürgün cezaları verildi.

Bunun ardından dava Askeri Yargıtay’a taşındı. Yüksek mahkeme 1. Sıkıyönetim Mahkemesi’nin bu kararını usul ve esas yönünden bozarak tutukluların salınmasını ve davanın 2. Sıkıyönetim Mahkemesinde görülmesini kararlaştırdı. Bu karar, 26 Ekim 1945 günü İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına bildirilerek tutukluların hemen salıverilmesi sağlandı. Böylece kimi Türkçüler için 1 yıl beş buçuk ay süren tutukluluk hayatı son bulmuş oldu. Ancak öğretmen olanlar bir daha öğretmenlik mesleğine geri dönemediler...

Saraçoğlu'na birinci mektup: http://www.nihal-atsiz.com/yazi/basvekil-saracoglu-sukruye-acik-mektup-h-nihal-atsiz.html

Saraçoğlu'na ikinci mektup: http://www.nihal-atsiz.com/yazi/basvekil-saracoglu-sukruye-ikinci-acik-mektup-h-nihal-atsiz.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

adı yok

Sevenin nazarında sebepsiz bir şey yoktur Söz gelimi, savaşlar bitiyorsa bir yerlerde Bir sevilenin gülümsemesinin kelebek etkisidir Kanımca...