Son yılların en çetin kış mevsimlerinden birisi bitmişti.
Bahar gelmiş, meyve ağaçları yeni yeni çiçeklenmeye başlamıştı. Gündüzleri
rüzgâr ılık ılık eser, hava ne üşütür ne de terletirdi; ancak geceleri kışı
aratmayan bir ayaz ortalığı kaplıyordu hâlâ. Yakup, bu geceyi de nefes kesen
ayazın altında, mezar taşına sırtını dayamış hâlde artık parçalanmak üzere olan
kabanına sinerek geçirmişti. Mezarlığın bekçisi birkaç kere yanına uğrayıp
kulübeye davet ettiyse de Yakup oralı olmadı. Yaşlı adam da biçare göz
yumuyordu Yakup’a. Kaldı ki kendisinden başka kimseye de zararı yoktu.
Artık gün doğalı birkaç saat olmuş, ağaç dallarından sızan güneş
Yakup’un yüzüne vurmaya başlamıştı. Çok geçmeden de uyandırdı onu. Birkaç
dakika gün ışığına bakamadı Yakup; kaskatı kesilmiş vücudu da doğrulmasına izin
vermiyordu. Öylece bir süre bekledi ve nihayet kalkmak için istemsiz bir hamle
yaptı sağ elini ve sağ dizini yere, sol elini de mezar taşına koyarak.
Kalktığında başı döndüğü için bir süre mezar taşını bırakmadı ve gözlerini de
sımsıkı kapatarak en azından dengesini sağlayacak kadar iyi olmayı bekledi.
Sonunda kendine gelmişti.
-Allah’a ısmarladık! dedi ve yola koyuldu. Mezarlıktan çıkıp
yolun kenarına kadar geldi. Karşıdan karşıya geçmek için ışığın yanmasını
bekledi ama bunu gayriihtiyari yaptı. Nefret ettiği şehir hayatına alışıyor
olduğunu düşünüp acı acı gülümsedi. Onu buraya bağlayan bir şey vardı, şüphesiz
bu biricik karısının mezarı olmalıydı. Karısının toprak altındaki bedeni,
ağaçların toprak altındaki kökleri gibi onun bu şehirdeki kökleriydi artık. O an düşünmek istemedi bunları ve ışık henüz
yanmamış olduğu hâlde, çalan kornaları umursamadan kendini yola attı. Sıcak bir
çay içmek için sahildeki çay ocağına doğru yürümeye karar verdi.
Çay ocağına vardığında oturacağı boş bir masa yoktu. Pek
sorun etmedi bu durumu. Çay ve simit alıp sahile karşı bir banka otururum diye
geçirdi içinden. Kafasından bunları geçirdiği birkaç saniyelik zaman diliminde,
tek başına oturup gazeteye göz atan Yaşlı Adamın kendisini süzdüğünü fark
etmemişti. Yaşlı Adam sandalyede hafifçe doğrulup masanın ortasına yakın duran
çayını kendi önüne çekerek: “Gel hemşerim! Böyle buyur ikimize yetecek kadar
yer var” diye seslendi Yakup’a. “Sağ ol Amca!” diye cevap verdi Yakup, hemen
karşısındaki sandalyeye oturarak. “Bir çay, bir simit” diye seslendi ocakçıya
ve denize doğru dikti gözünü böyle durumlara alışkın olmadığından nasıl
davranacağını bilemediği için. Son zamanlardaki meczup görüntüsünün ve bu
yüzden insanların ona mesafeli davrandığının farkındaydı ancak Yaşlı Adam
bunları umursamayacak, insanları görünüşüne göre yargılamayacak kadar bilge
biri olmalıydı.
O kafasından bunları geçirirken, “Ya hu bu memlekette hiç mi
iyi bir haber okuyamayacağız biz cinayet, cinayet, zam, zam, siyaset, siyaset,
intihar, intihar” diye hiddetlendi Yaşlı Adam gazeteyi sertçe katlayıp masaya
doğru fırlatarak ve gözlüğünün üstünden Yakup’a bakarak. Bir cevap verme
ihtiyacı hissetti ve “Kötülükler o kadar çok ki, iyi şeylere sıra gelmiyordur”
dedi Yakup acı acı gülümseyerek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder